“Sokağa çıksam sorsam Atatürk’ün bir daha Samsun’dan gelmesini ister misiniz?
Çoğunluk gelsin kurtarsın bizi diyecektir.
Aynı kişiye sen neden Samsun’a gitmiyorsun? diye sorsam, binbir bahane üretecektir.”
İşte böyle, her daim birilerinin gelip bizi kurtarmasını bekledik. Bu bazen Atatürk oldu, bazen Silahlı Kuvvetler, bazen “baba” lakaplı siyasetçi oldu, bazen de “anamız” lakaplı siyasetçi, daha bu örnekler çoğalır gider.
Biz genel çoğunluk olarak hep kenarda bekledik, müdahil olamadık çevremizde olan bitenlere…
Birileri bizim için siyaset yaptı,
Birileri bizim için hakkımızı aradı,
Birileri bizim için dayak yedi, hapse atıldı,
Birileri bizim için bizim geleceğimizi planladı.
Biz hep izledik…
Hayat sanki bir Tv filminden ibaretmiş gibi. Hem de en ucuzundan, kalitesizinden…
Kah zaman sorarım kendime bunun çözümü nedir diye? Bu atalet örtüsünü üstümüzden kaldırmanın sırrı nedir diye. Cevabı hep aynıdır bu sorunun:
Eğitim!
Ama çağdaş ve örgün bir eğitim, eşitlik prensibine dayalı, içinde para pul çıkar olmayan müfredatlı, bireylere paylaşımcı olmayı öğreten, toplum olarak yaşamanın temellerini özümseten.
1980 sonrası gelen bireyci, yarışmacı ve ezberci eğitimin bizi getirdiği nokta apaçık ortada…
Ah Türkan Hocam, aklıma geliyorsun eğitim denince, içim burkuluyor, kelimelerim tıkanıyor.
Susuyorum…

