Soğuttuğum küllerim arasından yeniden filizlendi eski dostluğum…
Yollara yeniden düşme vaktidir…
Yakında yayınlarım burada dostumla beraber en keyifli karelerimi…

|
||||||
|
Soğuttuğum küllerim arasından yeniden filizlendi eski dostluğum… Yollara yeniden düşme vaktidir… Yakında yayınlarım burada dostumla beraber en keyifli karelerimi…
Fotograf çok şey anlatmıyor mu size de… Ay sonu kongrede bakalım ne olacak? Yukardaki kardeşlik tablosunu yaratıp hala başarıları ile övünenler, kendini başarılı bulanlara ise artık birşey demek istemiyorum. Yazık ettiler bize, yazık ettiler Beşiktaş’ıma…
Bir anlık cinnet hikayesi…
Günler, aylar hatta yıllar geçti üzerinden. Son zamanlardaki gelişmelerden sonra ne yazıktır ki artık bizi de tarif eder duruma geldi bu çalışma… Sanatçı iki ayrı ülkenin aynı coğrafyada zorla birbirine eklenmeye çalışmasından dem vurmak istiyordu. Sonradan gelen İsrail’in diğer parçaya kendini zorla iplerle bağlandığını tasvir etmişti. Ama ne olursa olsun etler ayrı parçalardı ve öyle iple bağlamak eti tek parça haline getirmez, iki ayrı halk zorla beraber yaşamaya zorlanmaktadır demekti. Gelelim bize… Bizi ince ince doğradılar… Bilediler birbirimize aramıza nifak tohumları sokaraktan… Ve sonuç? Son bir haftaya bakın, olayları aklınıza getirin, düşünün… Memlekette toplumsal dinamikler artık pamuk ipliğine bağlı değildir de nedir diye… Not: Sanatçının sergisini online görmek için; http://www.lemel.co.il/mainframe.html
Transfer zamanlarında gül koklayan, forma, bayrak öpen futbolcu klişelerinden daha yeni kurtulmuşken, hadi biraz daha gayret, bu klişeden de kurtulalım… PS: Volkan Demirel ve Gökhan Gönül fotografları AA’dan alınmadır ve seçilme nedenleri tamamen raslantısaldır.
Evet yıllardır bu ülkede kadınlarımız, kızlarımız “namus” ve “töre” adı altında türlü cinayetlere kurban edildiler. Zaman geldi aile meclislerinde kırıldı kalemleri, zaman geldi ses çıkarmayarak, görmezden gelerek vicdanlarımızda kırdık kalemlerini. Kimsenin sütten çıkmış ak kaşık olmadığı bu ülkede bu sorunun düzeleceğine dair herhangi bir umudum bulunmamakta. Caydırıcı tedbirler alınması dahi uzak ihtimal, zira maalesef namus gibi kavramlar yasalarımızda hafifletici sebep olarak görülmekte. Çözümün çok radikal ve köklü değişikliklerde yattığını, bunun da kısa vadede gerçekleşmeyeceğinin farkındayım. Eğitim, hukuk ve inanç sistemlerinin revize edilmesi, bu konuda uzun vadeli planlar yapılarak zaman içinde etkisini gösterecek olan uygulamalar hayata geçirilmelidir. Eğitimde düzenleme ile toplumun bilinçlenmesini, hukuk çalışmaları ile yasal boşlukların kapanmasını, inanç sistemindeki yeniden yorumlama ile(Arap etkisinden uzaklaşma ile) erkek egemen toplum özelliğinden uzaklaşılması sağlanmalıdır. Derseniz ki bunu yapacak yönetim var mı? Şu an mevcut değil. Hatta uzun süredir 1938′ten beridir de olmadı. İşte bu sebepten de bu sorunun çözümü hususunda umutsuzum. Ayrıca oyun konusunda şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; oyundaki konuşma dili doğu aksanlı bir dildir. Maalesef doğu dillerinin bir takım kesimlerce komedi unsuru olarak görülmesi, oyundaki dramatik sahnelerde bile bazı seyircilerin (afedersiniz) aptalca gülmeleri, kahkaha atmaları olarak vuku buldu. İzleyici olarak ben bu kadar sinirlendiysem, kimbilir sahnedeki oyuncular ne derece sinirlenip, üzülüyorlardır… Yazık, yazık ki gülenler olan bitenin farkında bile değiller…
Üzerinden tam 1 ay geçmiş. 31 insanın hayatını kaybettiği bir sel felaketi yaşadık. Ne bir sorumlu çıktı ortaya suçu kabul edebilecek kadar onur ve şahsiyet sahibi olan, ne de biz yeterince ders çıkaramayıp ölü toprağından yapılmış örtümüzü üstümüzden atamadık. Evet yine unuttuk gitti. Halbuki sel felaketi neler neler gösterdi bize… Mesela işçilerimizin işyerlerine uygun şartlarda taşınmadığını, 3 kuruş daha fazla kar etmek için mal taşınması için araçlarda insan taşıyan firmaların olduğunu gördük. Ne bu firmanın yetkililerinden sorumluluk alan çıktı ne de servislerle ilgili sorumluluk sahibi olan makamlardan. Tabi ne de olsa bunu da unutacaz. Ne gerek var? Sonra çarpık kentleşmeyi gösterdi bize bu felaket. Dere yataklarının islah edileceğine, çarpık siyasi yapımız nedeniyle gelenin gideni aratmadığı rant kavgalarında nasıl peşkeş çekildiğini gösterdi de biz üzerimize almadık, alamadık, kaçak güreşmeye devam ettik. Bir kişi bile çıkıp hatasını kabul etmedi. Kayboldu gitti yok yere emekçi canlar o TIR garajında. Kimsenin vicdanı bile sızlamadı. Yalandan “ah, vah dedik” o kadar. Devam edelim mi? Edelim. Sonra kendi insanımız, kardeşimiz, vatandaşımız dediğimiz dini bütün kardeşlerimiz geldi en kirli zihniyetleri ile. Zarar gören firmaların mallarını başladılar yağmaya. Aralarından bir tanesi İstanbullunun oruç tutmamasından dolayı bu felaketin olduğunu bile söyledi. Tabiki hatırlayanlar bilir o pankartı bize 7.4 de yetmemişti. Bu da insanımızın nasıl kara vicdanlı olabileceğini, nasıl bir cehaletin eline düştüğünü gösterdi de gene biz pek anlamadık, görmezden geldik. Ne de olsa bize dokunmayan yılan bin yaşasın. Aslında daha hayvan barınağında ölüme terk edilen hayvanlardan, telefonla ulaşılan yetkililerin abuk beyanatlarından, azarlamalarından, umursamazlıkların da sözedecektim ama vazgeçtim. Ne gerek var? İnsanına dahi değer verilmeyen topraklarda hayvanları kim düşünebilir ki? Takke düştü kel göründü artık. Bütün olumsuzluklar tesadüf değil. Biraz da dönüp kendimize bakmanın vakti geldi. Bu zihniyeti kabullenen, uygulayan, bu zihniyetin insanlarını kendimize yönetici seçen biz değil miyiz? Çocuklarımıza daha ilkokullardan, kolejlerden itibaren gemisini kurtaran kaptan diyen biz değil miyiz? Hırsız bizdense ses çıkarmayalım diyen de biz değil miyiz? Zenginliği matah bir statü sayıp, hangi yoldan olursa olsun zengin olanı tebrik eden yine biziz? Daha yüzlerce biz değil miyiz sorusu üretebiliriz. Önemli ve zor olan soruları dürüstçe cevaplayabilmek. Yoksa gözleri var görmezler sınıfından takdir alır geçeriz sınıfımızı, kaparız ödülümüzü. Uyanmak gerek artık, geleceğe dair silkelenmek lazım. Yoksa daha çok sorarız. Deniz Fenerlerini, Ergenekonları, Sel felaketlerini, nicelerini…
Sahi son günlerde basına neler oluyor? Önce Birgün Gazetesi Politika Editörü IMF Başkanına ayakkabı fırlatıyor, sonra Zaman Gazetesi muhabiri dün polis ile toplumsal bir olayda çektiklerini paylaşıyor. Basının tarafsızlığı nerede kaldı? Video görüntüleri izlerken aklıma gelmişti. Adamlar herşeyi yakıp yıkıyor ama hiçbir muhabire çekme demiyor ya da olumsuz bir tepki vermiyor. Yarın alakasız farklı bir olayda eylemci şahıslar basına taraflı oldukları için saldırırsa bunun vebalini kim üstlenecek? Gazetecilikte bir çok değer yıpratıldı. Tarafsızlık, güvenilirlik gibi daha nice değerlerin içi artık bomboş. Herkes bir çıkar kavgasına düşmüş. Basında çıkan haberin doğruluğuna inanabiliyor musunuz? Bu hale getirenler yine medya patronları ve gazeteciler. Şapkayı öne koyup düşünme vaktidir ey Basın mensubları. Biz nerede yanlış yaptık diye… Dinledim hayran oldum, hayıflandım için için, içinde yer alamadım diye. Bari buradan duyurayım da ufak da olsa katkım olsun… Manifestoları; Doğa İçin Çal, bir agaclar.net projesidir. Dünya’nın hali ortada. Yerküresiyle, atmosferiyle tehlike sinyalleri verip duruyor. Küresel iklim değişikliği bir dert; seller, taşkınlar, buzulların erimesi, kıyıların denizler tarafından yutulması ihtimali, kuraklık… Beslenme başka bir dert; besin bulanlar için GDO’lu ürünler, denetimsiz tarımsal ilaçlama, sakıncalı katkı maddeleri… Bulamayanların sorunu karmaşık değil: Sadece açlık! Enerji savaşları, temiz su savaşları… Yani gidişat iyi değil. En güçlü ya da yoksul olanların büyük çoğunluğu, kendi küçük ya da büyük çıkarını esas alarak, kendini dünyanın merkezine koyarak yaşıyor. Herkesin mazareti var! Çok şey sadece günü kurtarmaya yönelik.. Doğayı yok sayarak yapılan her şey, geleceğimizi biraz daha belirsizleştiriyor. Komik olan, korunmak doğanın umurunda bile değil. O nasıl olsa, öyle ya da böyle var olacak… Vay bizim halimize… İklim değişiklikleri, seller, taşkınlar, bunlar dünya kabuk bağladığından bu yana hep var ama son yüz yılın grafikleri öncekilerle benzerlik göstermiyor, kendi elimizle yaptıklarımızın, bu kötü gidişe direkt etkisi var. Önceleri düşe kalka yaşıyorduk, artık kıçımızın üstünde hızla kaymaya başladık. İşin bilimiyle uğraşan herkes bu konuda hem fikir. Çevreci hareketler, bu gidişi durdurulması gerektiğini herkese anlatmaya çalışıyor. Agaclar.net olarak başından beri işin neresinden tutacağımıza bakıp durduk. Yaptığımız her şeyde bu amacın izi var. Daha neler yapabiliriz? Doğa sorunlarının evrenselliği, doğanın insanlara mekan ve kaynak oluşuyla, müziğin evrenselliği ve insanların ortak dili oluşu arasındaki bağ, projenin çıkış noktası oldu. Müzik; yaygın, eneji dolu, durdurup kendini dinleten ya da arka plana geçip çaktırmadan varolan… Dünyanın çivisini çıkaranlar kadar, bunu seyretmekle yetinenler de benzer biçimde sorumluysa, çözümler bulmak ve uygulamak zorundaysak, her vesile ile hatırlamalı, hatırlatmalıyız…. Hem değişim gerektiğini bilip, hem “Şöyle yap, böyle yap” laflarını dinlemediğimize göre, “ne yapmalıyım” diye düşünmek gerektiğini her dinlediğinde hatırlatan bir müzik işe yarar mı? En azından konunun farkında olanlar için, arka planda fazladan bir vicdan azabı durumu yaratır mı? “Birlikten kuvvet doğar” mı? Tek tek düşündüğümüz, anlatmaya çalıştıklarımız, hep birlikte, bir ucundan tutarak ortaya konduğunda verdiği enerji artar mı? Agaclar.net‘ten Fırat Çavaş, doğdukları iller farklı, yaşadıkları mekanlar farklı, zevkleri, yaşama bakış açıları farklı 45 müzisyeni, varolan gerçekleri bir kez daha hatırlatmak için bir araya getirdi: Doğa için çal! “Divane Aşık Gibi” yollarda dolaşmaktan başka, hem mecazda hem de fikirde “Sen yağmur ol, ben bulut, Maçka’da buluşalım” diyoruz. Yeni başladık, devam edeceğiz… Sizi de bekleriz! |
||||||
|
Copyright © 2010 Çalışıyorum - All Rights Reserved |
||||||